Ebeveynler görüşmeye geldiklerinde bazen şunu duyuyorum onlardan ''Gamze Hanım, o kadar bağırdım kızdım yine de durmuyor. Sanki gözümün içine bakarak, bilerek yapıyor!'' Ebeveyn bir yandan öfkeli, bir yandan çaresiz hissediyor. Yardım arıyor, bir çözüm yolu bulmak istiyor ve aynı zamanda şu sorunun cevabını merak ediyor: Yaptıklarım neden işe yaramıyor?
Bu soruyu cevaplayabilmek için beynimizin böyle anlarda nasıl çalıştığına bakmak gerekiyor.
İlkel beyin, hayatta kalmak için hızla alarm veren ve savaş, kaç veya don tepkilerini yöneten bölümdür; öfke, korku ve ani tepkiler burada doğar.
Duygusal beyin bağ kurma, güven ve ilişkileri yönetme merkezi olarak çocuğun hislerini ve ebeveyniyle kurduğu bağlantıyı şekillendirir.
Mantıksal beyin ise öğrenme, problem çözme ve doğru-yanlış değerlendirmelerini yapan, rasyonel düşünmeyi sağlayan kısımdır.
Şimdi beynin ana kısımlarını bildiğimiz bir yerden olayı tekrar ele alalım:
Çocuk mutfağa gidiyor, makarna paketini buluyor ve hepsini yere döküyor. Sonra bakıyor ki nohut paketi de orda, onu da alıp döküyor ve bunu bir oyun haline getiriyor. Anne ise sabahtan beri bir ton iş yapmış, zaten yorgun, tam dinlenmek ve bir bardak çay içmek için mutfağa ilerliyor ve gördüğü manzara: HER ŞEY HER YERDE!
Devamı genellikle tanıdık bir hikaye, anne çocuğa bağırıyor, kızıyor. Çocuk korkuyor, belki ağlıyor belki donakalıyor belki de korkup odasına saklanıyor. Ve sonra birkaç gün geçiyor, benzer bir sahne tekrarlanıyor.
Bu sahnede aslında hem anne hem de çocuk için ilkel beyin devrededir. Anne gördüğü manzara karşısında öfkelenir; bedeni hızla alarm verir. Kalp atışı hızlanır, ses tonu yükselir ve bağırma isteği ortaya çıkar. Çünkü ilkel beyin tehdit algıladığında düşünmek yerine hızlı tepki vermeyi seçer.
Çocuk için de durum çok farklı değildir. Anne bağırdığında çocuğun beyni de tehlike sinyali alır. Bu noktada mantıksal beyin devre dışı kalır; çocuk artık öğrenmeye açık değildir. Ya donar, ya ağlar, ya kaçar. Bazen de inatlaşır gibi görünür.
İşte ebeveynlerin çoğu zaman “Gözümün içine baka baka yapıyor” diye tarif ettiği durum da burada ortaya çıkar. Çocuk çoğu zaman bilerek ya da meydan okumak için değil, o anda henüz gelişmekte olan mantıksal becerileri ve merakıyla hareket ettiği için o davranışı tekrarlar. Bağırmak ise davranışı öğretmez; sadece o anki korkuyu büyütür. Ve bu döngü böyle devam ettiği sürece, ilişkide bir güç mücadelesi ortaya çıkar; kimin dediği olacak?
Bir davranışın gerçekten değişebilmesi için çocuğun mantıksal beyninin devrede olması gerekir. Yani çocuk kendini güvende hissetmeli, neyin neden doğru ya da yanlış olduğunu anlayabilmeli ve alternatif bir davranış öğrenebilmelidir.
Sınırlar, çocuğu kontrol etmek için değil; ona dünyayı anlaması için bir çerçeve sunmak içindir. Çocuk sınırlar sayesinde neyin kabul edilebilir olduğunu, nerede durması gerektiğini ve başkalarının alanına nasıl saygı göstereceğini öğrenir.
Sınır koymak bağırmak değildir.
Sınır koymak, net ve sakin bir şekilde yön göstermektir.
“Makarnalar yere dökülmez. İstersen birlikte bir kapta döküp oynayabiliriz.”
“Yiyecekler oyun için değil, yemek içindir.”
“Bunu şimdi birlikte toplayacağız.”
Bu tür sakin ama net mesajlar, çocuğun mantıksal beynine ulaşır. Zamanla çocuk yalnızca korktuğu için değil, anladığı ve içselleştirdiği için davranışını değiştirmeye başlar.
Ebeveynlik çoğu zaman yorgunluk, telaş ve yoğun duyguların iç içe geçtiği bir yolculuk. Böyle anlarda bağırmak bazen en kolay ve en hızlı tepki gibi görünebilir. Ama çocukların gerçekten öğrenebildiği yer korku değil, bağ ve güven duygusudur. Çocuk kendini güvende hissettiğinde, mantıksal beyni devreye girer; yaptığı davranışı anlamaya ve değiştirmeye daha açık hale gelir. Bu yüzden sınırlar koyarken amacımız çocuğu korkutmak değil, ona dünyayı anlayabileceği net ve güvenli bir çerçeve sunmaktır. Bazen tek yapmamız gereken şey durmak, nefes almak ve kendimize şu soruyu sormaktır: Şu anda çocuğuma korku mu öğretiyorum, yoksa yol mu gösteriyorum?
Not: Ebeveynlik yoğun duyguların olduğu bir süreçtir ve çoğumuz bu tepkileri farkında olmadan öğreniriz. Bahsettiğim sahne pek çok evde yaşanabiliyor. Bazen, hepimizin aynı sakinlikte kalamadığı ve ilkel beynimizi kullandığımız anlar oluyor, geçmişte de oldu, gelecekte de muhtemelen böyle anlar yaşanabilir. Asıl önemli olan, durup bu duruma farklı bir yerden bakabilmek ve fark etmeye başlamaktır. Belki de bugüne kadar söylediklerimi bu açıdan hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Ama farkındalık, değişimin ilk adımıdır. Bu değişim çoğu zaman bir günde gerçekleşmez; küçük küçük denemelerle, yeniden hatırlayarak ve devam ettikçe zamanla yerleşir.